Kar

Kar

Kar yine İstanbul’u esir aldı bugün. Geçen sene yapmak zorunda kaldığım gibi Üsküdar sahilden Acıbadem’e kadar yürümek zorunda kalmadım ama bu sefer de fazlasıyla olaylı bir minibüs yolculuğu geçirdim.

Üsküdar’dan Zeynep Kamil’e çıkan yokuş, Bağlarbaşı’ndan Koşuyolu’na inen yokuş, Koşuyolu’ndan Acıbadem’e çıkan yokuş tam anlamıyla bir buz pistiydi. Hele ki Koşuyolu’ndan sonra kayıp kayıp gelişi güzel yolun ortasında durmuş arabalarla doluydu her yer, tam bir anarşik durum. Minibüslerde zincir olmaması, maceramıza ayrı bir tad kattı tabi. Her yokuşta ha kaydık, ha kayacaz, lan vurduk mu, bu koku lastik kokusu mu? Lan alev alacaz ha diye diye Koşuyolu göbeğe kadar gelebildik.

Problemimiz esasında şuydu: Şöförümüz konuşmayı hiç sevmiyordu. İçinde bulunduğu durumun ne kadar da stresli olduğunun farkındayım ve bunu için bir şekilde yola konsantre olmasını da anlayabilirim ama hiç konuşmamak nedir ya? İnsanlar kapıya gelip ”Şöför bey inebilir miyim?” diye seslendiklerinde şöför hiç tınlamadan yola devam etmeye çalışıyordu. Tamam, insanlar seslendiğinde indirmesine imkan yok belki ama bunu söylese olay  o anda zaten bitecek. Kapı ağzındaki insanlar bu sefer ıslarla tekrarlıyorlar inmek istediklerini, homurdanmalar başlıyor falan.

Bir noktaya geldik ve şöför normal güzergahtan sapmak zorunda kaldı. Yolculardan bir kadın, ”Şöför bey xxx’den geçmeyecek misiniz?” diye sordu tam bu yeni yola saparken. Doğal olarak oradan geçmeyecekse hemen inmesi lazım ki oradan yürüyerek devam edebilsin. Yeni sapacağı yol kadın için çok ters olacak. Buraya kadar normal. Şöför yine bahsettiğim gibi hiç durmadan yoluna devam ediyor. Böyle zigzaglar yaparak yokuşu çıkmaya çalışıyor. Hiç istifini bozmuyor. Kadın tekrar tekrar sesleniyor, şöför bey beni duymuyor musunuz? falan diye. Bu sefer adam dönüyor, oradan geçmeyeceğim oraya yakın bir yerde indiririm sizi yokuştan inersiniz diyor (ki yokuş dediği de uçurum gibi bir yer bu arada) Kadın da bunu neden demin söylemediniz benim inmem lazımdı falan diye söylenmeye başladı.

Bu noktada sürece, asabi ve yaşlı bir amca dahil oluyor. Her minibüste böyle değil midir? Üstüne vazife olmamasına rağmen olayın tam göbeğine dahil olan aksi ve sinirli amcalar, ah onlar yok mu. Ne var ulan yürü işte 100 metre! Adam bu havada seni üsküdardan buraya kadar getirdi teşekkür etmen lazımken hala konuşuyorsun diye bir celallendi. Üzerine ölü toprağı serilmiş olan minibüsümüz bir anda dalgalandı. Ne diyorsun ya, ayıp e, karşında kadın var, bilmemne seslenişleri arasında minibüs bir anda kaos ortamına dönüştü. (Şöför bu kavgalar sırasında da sessizdi bu arada) Sonrasında kadın bir şekilde yolda indi. Minibüs, güzergahını değiştiremedi çünkü o yeni yol daha buzluydu ve eski normal yoldan gitmek durumunda kaldı. Yolun sonuna geldiğimizde, benim ineceğim yere 200 metre falan kalmışken, kapı ağzında inmek isteyen bir kadının üçüncü seslenişinde şöför ”Tamam be tamam ineceksiniz ne sabırsız insanmışsınız al tamam inin işte durdum al yeter lanet olsun nefret ettim bu işten” diyerek minibüsü sağa çekti kapıyı açıp dışarı çıktı! Minibüste kalan 5-6 kişi olarak da hiç soruglamadan inip yürüyerek yolumuza devam ettik paşa paşa.

Şöför zamanında insanları bilgilendirebilse, insanlar biraz daha anlayışlı olup yolun durumunu da düşünerek şöföre taleplerini iletseler, hatta ve hatta o yaşlı amca ”Haklısınız ancak yolun durumunu görüyorsunuz buraya kadar bile iyi geldik, biraz yürümeniz gerekebilir ne yazık ki” falan dese olmaz mıydı? Konuşması gereken insanlar konuşmuyorlar, konuşan insanlar da nasıl konuşlması gerekir, iki insan birbirine nasıl hitap edebilir falan haberi bile yok. İletişim kuramıyoruz ve tüm sorunlarımızın temelinde de bu yatıyor.

Minibüsten inip yürürken o amca yanında yakaladığı bir adama hala ”Ah o kadın değil de erkek olacaktı ki, ben ona yapacağımı bilirdim” diye konuşaya devam ediyordu. Kayıp düşmeyi göze alarak adımlarımı hızlandırdım ve oradan uzaklaştım.