Bu çok zor bir şey değil.

Bakın, bu çok zor bir şey değil gerçekten. Sizin baskıcı iktidarınıza karşı isyan eden, tek derdi seslerini ve fikirlerini duyurmak olan insanlara karşı kullandığınız aşırı şiddet ve insanlık dışı biber gazı kullanımından bahsetmiyorum.

Tüm dünya basınının Taksim Meydanı’ndan saatlerce canlı yayın yaptığı anlarda sizin uzaktan kumandalı basınınızın ekranları karartmasından da bahsetmiyorum.

Konu, İstanbul valisinin “Taksim’e ve Gezi Parkı’na kesinlikle müdahale olmayacak, siz bundan sonra Türk polisine emanetsiniz!” açıklamasından saatler sonra meydana toplanan on binlerce insanın ortasına gaz bombaları yağdırıp hem Taksim’e hem de Gezi Parkı’na acımasızca müdahale etmeniz de değil. Bu bizi artık şaşırtmıyor, size güvenmeyi çoktan bıraktık çünkü biz.

Sadece şunu düşünün: “Temsilcilerle görüşeceğiz” diyorsunuz ve ardından bu hareketle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlardan hayali bir temsilci heyeti oluşturuyorsunuz. Necati Şaşmaz, Hülya Avşar…

Yani diyorsunuz ki, “Bu halk hareketi ile ilgili görüşme yapılacaksa, iktidar ile konuşacak olan temsilci heyetini de yine iktidar olarak biz belirleriz!”

Bu sizce normal mi?

Bu soruya cevap verin, bu sorunun cevabını iyice bir düşünün ve cevap verin.

Gerisi çorap söküğü gibi gelecek.

Bitecekti, evet.

Bugünün geleceğini hepimiz çok iyi biliyorduk.

Taksim Gezi Parkındaki masum bir çevreci eylem; polisin tek bildiği yol olan aşırı şiddet ve biber gazı ile bastırılmaya çalışıldığında da, şafak baskınlarında gençlerin üzerine bombalar yağdırılıp çadırlarının yakılmaya başlandığı sabah televizyonlarımızın karşısında sinirden yerimizde duramazken de, bu günün geleceğini biliyorduk.

Gezi Parkı ile ilgili ya da ilgisiz, yıllardır hem fiziksel hem de fikirsel anlamda iktidardan baskı gören halkın, içinde biriktirdiklerini artık daha fazla tutamaması ve Türkiye’nin her yerinde sokaklara dökülmesinden sonra, bizler tanımadığımız insanlar ile omuz omuza, tek ses “Faşizme karşı omuz omuza!” diye haykırdığımız anlarda da içimizde bir yerlerde, çok değil en fazla 1 hafta sonra o sokaklara tekrar polisin hakim olacağını hissediyorduk.

10 yıllık iktidarın başındakiler; lejyoner medyalarını yanlarına alıp karşılarına çıkan her benzincide duran uzun yol şoförleri gibi yarım saat arayla miting yaparken, özlerine dönüp en iyi bildikleri şey olan mağdur rolünü oynamanın en güzel örneklerini sergileyip, aleni şekilde kendi halkını “sabrımız taşıyor, artık anladığınız dilden konuşacağız!” diye tehdit ederlerken biz, acı acı gülümseyip bu çaresizliklerine şaşırdığımızda, artık çok fazla vaktimizin kalmadığını biliyorduk.

Ama, inanın böylesini de tahmin etmiyorduk.

Bu sabah aynı anda sözleşmiş lise aşıkları gibi yayına giren uzaktan kumandalı medyanın kameraları karşısında bizim o çok içten isyanımıza “terörist” damgası vurmak istediler. Kibar polisler, anonslar, tweetler ve bir anda ortaya çıkan daha önce hiç rastlamadığımız Molotoflu direnişçiler ile birlikte marjinalleştirilen, kirletilen ve halkın gözünde itibarsızlaştırılarak terörist gibi gösterilmek istenen bizlerdik.

O Molotof kokteyli atanlara, şiddetle beslenenlere en büyük tepkiyi gösteren; konuşmak ve duyurmak istediğimiz fikirlerimizden başka hiçbir silahı olmayan bizleri de sindirmek için tekrar geldiler bu sabah; hem de bu sefer “sosyal medyaya da  operasyon yapacağız!” gibi tehditlerini de beraberinde getirdiler.

İktidar, yine “çok büyük oyunlar”dan etkilenen mağdur taraf olurken, biz üstün çabalarla yine marjinal gruplar haline dönüştürüldük.

Önce meydana girdi polis, sonra Çağlayan’da avukatları göz altına almaya başladı ve finali de 13:45 itibari ile de Gezi Parkı’na müdahaleye başlayarak yaptı. Oysa sabah “Gezi Parkı’na müdahale etmeyeceğiz. Sadece pankartları temizleyeceğiz” diyordu resmi ağızlar, “Bundan sonra polislerimize emanetsiniz” diyordu.

Boğazıma oturan ve günlerdir gitmeyen o yumru, duruyor hala. Taş gibi. Gitmiyor.

Hafıza

Bu hafta sonu anladım ki bu hayatta ihtiyacımız olan en önemli şey; hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda çalışan bir hafızaya sahip olmaktır.

Gezi Parkı olayları ile ilgili bir haftadır diken üstündeyiz hepimiz. İçimizdeki heyecan, isyan etme duygusu patlama yapmış durumda. Y kuşağı, tüm yurtta polisle ve iktidarla karşı karşıya geliyor, geliyoruz. Bugünü anlayabilmek için, dönüp yine geçmişe bakmayı seçtim. Oya Baydar’ın yazmış olduğu “Savaş Çağı Umut Çağı” kitabını bitirdim dün gece. 1950’lerin darbe öncesi huzursuz, sokaklara dökülmüş ve birbirleri ile karşı karşıya getirilmiş gençliğinde, bir tarafa mensup olan insanların hikayelerini anlatıyor kitap. Onların huzursuzluğunu, hayatlarına anlam katma isteklerini, sokaklara döküldükleri zaman içlerinde taşıdıkları  heyecanı ve en sonunda arkadaşlarıyla; aynı okulda aynı şehirde yaşayan ama ideolojik olarak taraflaştırılmış toplumun diğer kesimi ile karşı karşıya getirilmekten duydukları kederi ve üzüntüyü derinden hissettim. Şu anda içinde bulunduğumuz durum ile 40 yıl öncesinde yaşananlar arasındaki en büyük fark ve bizim en büyük şansımız halkın karşı karşıya getirilmemesidir heralde. Her kesimden insan, ortak olan rahatsızlık kaynağı baskıcı iktidara karşı sesini yükseltiyor ancak bunu yaparken öfkesini o iktidarın taraftarı olan insanlara çevirmiyor. Bunun asla yaşanması için hepimiz, her an her saniye sağduyuyu elimizden bırakmamak zorundayız. Kitabı bir kenara koyduktan sonra, M.Ali Birand’ın “Son Darbe: 28 Şubat” belgeselinden bir iki bölüm izledim. 1993 ve sonrası yakın tarihimizin siyasi olaylarına bir göz attım ve hissettiklerim tam anlamıyla korkuydu. Saf, katıksız bir korku. Meydanlarda haklarını aramak isteyen insanlar, o insanları vahşice döven, yerlerde sürükleyen çevik kuvvet ve finalinde de göz altında “kaybolan” ve kimsesizler mezarlarına bırakılan insanların hikayeleri. Kendi kendime “Ölümü görüp sıtmaya razı olacağım galiba” diye geçirdim içimden.

Unutmayın, bu olayların üzerinden çok değil en fazla 15-20 yıl geçti. Bu ülkede yaşananları toplumsal hafızamızdan bu kadar çabuk çıkartırsak eğer aynı noktaya gelip aynı noktada tıkanacağımız çok net bir gerçekliktir. Bu nedenledir ki, yaşananları yazmamız, fotoğraflamamız, videoya çekmemiz ve gelecekteki insanlar dönüp de bakabilsinler diye kayıt altına almamız gerekiyor, buna mecburuz. Elimizden geldiğince tarafsız, elimizden geldiğince objektif olarak toplumsal hafızamıza bunları kazımalıyız, zira yüzümüzü çevirdiğimiz basın organlarının bunu yapamayacakları gün gibi ortada.

İçimdeki karanlık dağılsın diye evden çıkıp Handan’la beraber dolaştığımız keyifli bir günün ardından oturup eski, neredeyse 15-20 yıllık kasetleri seyrettik. Handan’ın 10 yaşındaki o sevimli gülüşü, şu anda liseye giden kayıtta ise 9 aylık olan kardeşini kucağına alıp dolaştırdığı o komik “ablalık” halleri, yuvada bağıra bağıra şarkı söylediği anlar inanılmaz keyif verdi. Sonra sürpriz bir şekilde Handan’ın 5-6 yıl önce çekilmiş görüntüleri çıktı karşımıza. Dünya tatlısı yeğeni Ece’yi kucağında dolaştırıyor, seviyor, öpüyor, oynuyor. Handan’ın o halini görmek, beni bir anda ona ilk aşık olduğum lise koridorlarına götürdü. Gözlerimi kapadım ve oradaydım. Her tenefüs bir aşağı kata giden, sınıfının kapısında soluğu alan, kitaplarını sıranın altına koymasını bekleyen ben ve bana sımsıcak bakan Handan. Gözlerimi açtım, tam yanımdaydı işte. O güzelim yılları beraber geçirdiğim ve daha upuzun ve aynı güzellikte bir ömrü; yine yan yana, el ele geçireceğim, “eşim” diyeceğim kadın.

Eve gittim ve ben de eski fotoğrafları ve video kayıtları karıştırmaya başladım. Hepsini toparlayıp dijital ortama aktarmam ve daha da kalıcı kılmam gerektiğini biliyordum.

Hem toplumsal hem de kişisel hafızamıza yatırım yapmak zorundayız. Hepimiz. Fotoğraf, video, yazı, ses kaydı, ne varsa.

Yıllar geçtikçe kendi zihimiz, bize o kadar da yardımcı olmayacak çünkü.