Bir Mert var, kitap okumaktan hoşlanıyor. Bıraksanız saatlerce yatağında sırt üstü yatıp başucundaki ışığının aydınlattığı odasında kitap okur. Maymun iştahlı olmayı sevmediği için okuduğu kitaptan ölesiye sıkılsa da bırakamaz. Yine başucundaki rafta, daha bir kaç gün önce yine “Elimdeki kitapları bitirmeden yeni kitap almayacağım” yeminini bozarak D&R’dan aldığı kitaplar duruyor olmasına rağmen. O kitaplardan birini alır, kapağına bakar uzun uzun, arka kapağı çevirir. Okur. Sonra yeniden aldığı yere koyar rafta. Sağ tarafının üzerine döner yattığı yerde. Gözlerini kapatır ve huzurlu bir şekilde kestirmeye başlar.

Bir diğer Mert var, masasının başında oturuyor. Önünde Google Chrome açık, onlarca tab var belki de, bilgisayar hafiften kasıyor. Arka planda karnaval.com’dan Joy Jazz açık, ev mutlu bir piyano sesi ile dolu. Feedly’den pazarlamayla, sosyal medyayla, teknolojiyle ilgili yerli yabancı onlarca kaynakta biriken 200’den fazla yazıyı bir an önce okumaya çalışıyor. Oldukça endişeli çünkü geç kalmış gibi hissediyor kendini, geride kalmış. Bir anda yeni bir Google Chrome penceresi açıyor, Facebook’a girip şöyle bir News Feed’ine göz gezdiriyor. Yeni bir şey yok pek, ailenin tatlı bebekleri, her zaman gezen arkadaşların yeni tatil maceraları falan falan. Kapatıyor onu, Twitter’ı açıyor. Açar açma Connect butonuna basıyor. Yeni takipçi, retweet, favori var mı? Yok. Peki o zaman. Trendler nelermiş? Takipleşme, tamam. Fenerbahçeliler, tamam. Galatasaraylılar, tamam. Beşiktaşlılar, tamam. Troller, tamam. Eksik yok. Hızlıca feedi tarıyor ve yine ilginç gördüğü toplamda 5 linki göz açıp kapayıncaya kadar Pocket’a kaydediyor. Onu kapatıp Tumblr’ı açıyor.”Blog’a bir şeyler yazsam iyi olur ya” diye geçiriyor içinden. suçluluk duygusu boğazına kadar geliyor, “Başucumuzda Kitap‘a da aylardır yazı yazmadım oha ya” diyor. Geç kalmışlık hissi, suçluluk duygusunu bastırınca bilgisayarı kapatıp masasının üstündeki Digital Age dergisini okumaya başlıyor. Saat 00:00’ı biraz geçmiş.

Bir diğer Mert’se sevgilisiyla (çok yakında artık eşiyle) ve dostlarıyla vakit geçirmekten inanılmaz bir zevk alıyor. Handan’ı alıp caddede dolaşıp Happy Moons’da keçi peynirli salata yemek mutluluğun tanımı onun için. Akabinde arkadaşlarını aramak, spontan bir program yapıp soluğu bir kafede, bir arkadaşın evinde, Cihangir’de, Caddebostan sahilde, sinema kuyruğunda almak gibisi yok. WhatsApp sohbet gruplarında sohbet etmek istiyor şarjı bitene kadar. İşe gittiği zaman masasında oturmak değil de tüm departmanları gezip sevdiği insanlarla sohbet etmek, milleti tutup kolundan avuya indirmek istiyor. İş çıkışı Taksim’de arkadaşlara buluşup bir bira içmek, akabinde Handan’ı da alıp erkenden kalkmak istiyor. (“Aaa Mert yine Mert’liğini yaptı, zengin kalkışı yaptı”) Tüm program bitip de evine doğru dönerken arabada kafasını çevirip Handan’a bakıp “Bunu hep yapalım ya valla” diyor sonra yola çeviriyor bakışlarını ve dikkatlice arabasını sürüyor. Yolları karıştırdığı için yolu iyi takip etmesi şart.

Bu üç Mert arasında gidip geldikçe diğerini kaderine terk etmişim gibi hissediyorum. Kişilik bölünmesi desen, değil. Şizofrenlik desen, değil.