Çok değil bir-iki ay önce sokaklarda omuz omuza özgürlük şarkıları söyleyip boyumuzdan büyük sloganlar atıyorduk. İçimizde nasıl birikmişse o enerji, karşımızda eli silahlı ve gözleri kararmış polisleri oyun arkadaşı gibi görüp üstlerine yürüyorduk. Onlar gaz sıkıyordu, su sıkıyordu, meydan dalgalanıp ara sokaklara dağılıyor sonrasında tekrar bir yerde birbirini buluyordu ama. Sonra tekrar başa dönüyordu bu “oyun”. Dönüp baktığım zaman hepsi sürreal bir rüya sanki. Yani, Taksim Meydanı’nda çevik kuvvetlerin Taksim anıtını sardığı bir gece yarısı piyano konseri dinlediğimden bahsediyorum sizlere. Sanki bir psikologa “Deli değilim doktor bey bu gerçekten oldu!” diyerek anlatılması gereken bir şey bu sanki. İnsan hayatında bir kere yaşıyabilir heralde böyle bir anı.

İki ay geçti, ve her şey yine kapkaranlık. Hükümet, kendi hakimlerinin verdiği kararlarla insanları müebbete, ağırlaştırılmış müebbete, iki kere müebbetlere mahkum etmeye devam ediyor. İçinde rakı geçen şarkılar can sıkıyor, hemen değiştiriliyor. Suriye’deki, Mısır’daki demokrasi karşıtı o kötü, kaka liderlere karşı tehditkar söylemlerimiz devam ediyor. Hatay’da dağlar yanıyor, içimiz gibi aynı.

Yıllarca içimizde biriktirdiğimiz o en büyük kurşunu boşuna kullanmışız ve şu anda elimizde hiçbir şey kalmamış gibi hissediyorum.

Çocukken atari salonlarındaki dövüş oyunlarında, karşımdaki çocuk benden çok güçlüyse, o özel büyüyü dikkatlice birikitirir ve tam dövüşün sonuna doğru kullanmak için debelenir dururdum. Attığım büyü işe yaramazsa da dudağımı büker, hırstan dolan gözlerimi saklamaya çalışır, makinanın başından koşarak ayrılır, salonun kapısında kaldırıma oturur sinirle ağlardım.

Yarın gece Gezi Parkı’na gidip, kaldırıma oturup, dudağımı büküp deli gibi ağlayasım var.

Reklamlar