Yankı Yazgan: “Ya Mutluysak da Bilmiyorsak?” – TEDxReset 2011

Yankı Yazgan’ın TEDxReset 2011’de yapmış olduğu konuşması. En vurucu cümlesi şu sanırım: “Mutluluk yaşanılan değil, hatırlanan bir şeydir…”

Reklamlar

Bisiklet

Sene sonlarında yapılan çalışan memnuniyeti anketleri, kurumsal şirketlerde son derece ciddiye alınan ritüellerdir. Yöneticiler çalışanlarının mutlu olmasını isterler, ya da en azından anket çıktılarına göre mutlu çıkmalarını.

Çalışanlar bu formu doldururken şirketteki mutluluklarını etkileyen bir takım etkenlere göre cevap verirler: maaş, çalışma ortamı, çalışma saatleri, bağlı oldukları yöneticiler, yemek, servis, teknolojik imkanlar, kariyer olanakları, eğitim olanakları vesaire. Bu mikro etkenlerin üzerine bir branda gibi çekilecek şey ise esasında şudur: Yaptıkları iş onlar için anlamlı mı? Çalıştıkları iş yeri onlara inanılacak ve o şirkette çalıştıkları için mutlu olmalarını sağlayacak değerler sunuyor mu?

Ben, Aksigorta’da dördüncü yılını doldurmuş ve beşinci yılının içerisinde çalışmaya devam eden biriyim. Bu dört yıllık süre zarfında birden çok yöneticiyle çalışma imkanım oldu, şirket içinde çeşitli projelerde görev aldım, çok mutlu olduğum anlar da oldu çok bunaldığım anlar da. Genele baktığım zaman, mikro düzeyde saymış olduğum etkenlerin hemen hemen hepsi için beklentileri tatmin edilmiş bir çalışanım. Aksigorta’daki 4,5 yıllık çalışma hayatımın en anlamlı, bu şirket için çalıştığım için gerçekten mutlu olduğumu hissettiğim anlarını ise bu hafta sonu departmanca gerçekleştirdiğimiz etkinlikte yaşadım.

Etkinlik Salonu

Okumaya devam et “Bisiklet”

Toplu Taşımada Kitap Okuyan İnsanlar

Toplu taşıma araçlarında kitap/gazete/dergi okuyan insan sayısının ülkenin gelişmişlik oranı ile birebir etkili olduğunu düşünüyorum, sizce de öyle değil mi?

Yıllarca Amerikan filmlerinde tasvir edilen uzun metro yolculukları ve bu yolculuklar sırasında elinden kitaplarını düşürmeyen karakterler izlemek, nedenini bilmediğim bir huzur hissi verirdi bana. O karakterlerin hayatlarının çok düzenli ve kontrol altında olduğunu düşünürdüm:

  • İşe giderken herhangi bir kaos ortamına girmiyorlar ve suratları asık değil, demek ki işlerini seviyorlar.
  • Çantalarında her zaman için kitap bulunduruyorlar demek ki kitap okumayı seviyor ve buna önem veriyorlar.
  • Zamanlarını boşa harcamayı sevmedikleri için metroda geçirdikleri dakikaları bile kitap okuyarak değerlendiriyorlar, demek ki yaşadıkları hayatı seviyorlar.

Okumaya devam et “Toplu Taşımada Kitap Okuyan İnsanlar”

Söz

Yakın bir dostum babasını kaybetti dün. Hem de hiçbir şeyi yokken, bir anda. Haberi duyduğumda inanamadım, inanmak istemedim. Çok acımasız bir senaryo gibi geldi. Başım döndü biraz, sonra boğazıma o tanıdık yumru geldi, oturdu. Hikayeyi duyduğum zaman bile sarsılırken ben, dostumu düşünemedim bile. Zihnimde kapalı, simsiyah bir kapı sanki… Aralayıp da arkasına bakamadım. Yıllar var ki bakmıyorum içine. Arada bir uzaktan bakıp önünden geçiyorum, kulağımı dayayıp dinliyorum sadece.

Cenazeye giderken, ne zaman biri yakınını kaybetse konuşulan bilindik sohbetlere tanık oldum: ”Aradım, ama ne diyeceğimi bilemedim.” Kendi başıma geldiği günden beridir, bu hayıflanmayı çok anlamsız buluyorum. İnanın bana, ne diyeceğinizi bilememeniz çok normal, söyleyebileceğiniz bir şey yok da o yüzden bulamıyorsunuz. Bu duruma uygun hiçbir kelime yok sözlükte. Ve inanın, karşınızdaki kişi de sizden bir cümle, bir söz, bir aforizma beklemiyor. Sanılıyor ki öyle bir söz var aslında, bir bulup da söyleseniz, onun acılarını dindireceksiniz. Yok. Olamaz, mümkün değil.

”Güçlü ol!” derler mesela, sırf siz bunu dediniz diye güçlü olabilecekmişiz gibi. ”Anneni, aileni düşün!” derler, herhangi bir şeyi düşünebilecekmişiz gibi. En fenası da, ”Ben de babamı kaybettim, biliyorum” derler. Kafamı kaldırıp gözlerinin içine bakmak gelirdi içimden. ”Yani?” -demek isterdim- ”Babanı kaybetmiş olman ne hissettiklerimi anladığın anlamına mı gelir? Yoksa bu gerçek, bizi birbirimize yakınlaştıran enteresan bir anektod mu olmalı?”

Onu gördüğümde; yorgun suratına, uykusuz gözlerine baktığımda aklımdan geçen binlerce şeyden bazılarıydı bunlar. Gözümün önünden geçen binlerce anı, kulağımda çınlanan binlerce avutma sözü vardı.

Uzaktan baktım önce, sanki bazı şeylerde kontrolüm olabilirmiş gibi ”Böyle olmasaydı keşke…” diye söylendim, defalarca.

Yürüyüp ona sarıldığımda, sırtını sıvazlayıp nefes bile alamadığım o anda, sadece ve sadece ”Çok üzgünüm” diyebildim.

Diyebilecek başka hiçbir söz yoktu, onun için.

Screen Shot 2014-04-13 at 12.51.23

İş yerindeyim.

Şu anda burada kimsecikler yok. Işıklar kapalı. Ortama huzurlu bir grilik hakim.

Dışarıda yağmur yağıyor. Trafikte kalan arabaların korna sesleri kalın çift camın arkasında. Periyodik aralıklarla durağa yanaşan tramvayın anonsları tatlı bir müzik gibi.

Ben kalan işlerin ne olduğunu, neyi nerede bıraktığımı, neye nereden başlamam gerektiğini çıkartmaya çalışıyorum. Her şey fazla karışık geliyor nedense.

Sessizlik, ne kadar güzel ve ne kadar değerli.

İstanbul’da sessizlik ve yağmur, birbirine bu kadar yakışan başka iki kavram yok sanki.

Çok değil bir-iki ay önce sokaklarda omuz omuza özgürlük şarkıları söyleyip boyumuzdan büyük sloganlar atıyorduk. İçimizde nasıl birikmişse o enerji, karşımızda eli silahlı ve gözleri kararmış polisleri oyun arkadaşı gibi görüp üstlerine yürüyorduk. Onlar gaz sıkıyordu, su sıkıyordu, meydan dalgalanıp ara sokaklara dağılıyor sonrasında tekrar bir yerde birbirini buluyordu ama. Sonra tekrar başa dönüyordu bu “oyun”. Dönüp baktığım zaman hepsi sürreal bir rüya sanki. Yani, Taksim Meydanı’nda çevik kuvvetlerin Taksim anıtını sardığı bir gece yarısı piyano konseri dinlediğimden bahsediyorum sizlere. Sanki bir psikologa “Deli değilim doktor bey bu gerçekten oldu!” diyerek anlatılması gereken bir şey bu sanki. İnsan hayatında bir kere yaşıyabilir heralde böyle bir anı.

İki ay geçti, ve her şey yine kapkaranlık. Hükümet, kendi hakimlerinin verdiği kararlarla insanları müebbete, ağırlaştırılmış müebbete, iki kere müebbetlere mahkum etmeye devam ediyor. İçinde rakı geçen şarkılar can sıkıyor, hemen değiştiriliyor. Suriye’deki, Mısır’daki demokrasi karşıtı o kötü, kaka liderlere karşı tehditkar söylemlerimiz devam ediyor. Hatay’da dağlar yanıyor, içimiz gibi aynı.

Yıllarca içimizde biriktirdiğimiz o en büyük kurşunu boşuna kullanmışız ve şu anda elimizde hiçbir şey kalmamış gibi hissediyorum.

Çocukken atari salonlarındaki dövüş oyunlarında, karşımdaki çocuk benden çok güçlüyse, o özel büyüyü dikkatlice birikitirir ve tam dövüşün sonuna doğru kullanmak için debelenir dururdum. Attığım büyü işe yaramazsa da dudağımı büker, hırstan dolan gözlerimi saklamaya çalışır, makinanın başından koşarak ayrılır, salonun kapısında kaldırıma oturur sinirle ağlardım.

Yarın gece Gezi Parkı’na gidip, kaldırıma oturup, dudağımı büküp deli gibi ağlayasım var.

Bir Mert var, kitap okumaktan hoşlanıyor. Bıraksanız saatlerce yatağında sırt üstü yatıp başucundaki ışığının aydınlattığı odasında kitap okur. Maymun iştahlı olmayı sevmediği için okuduğu kitaptan ölesiye sıkılsa da bırakamaz. Yine başucundaki rafta, daha bir kaç gün önce yine “Elimdeki kitapları bitirmeden yeni kitap almayacağım” yeminini bozarak D&R’dan aldığı kitaplar duruyor olmasına rağmen. O kitaplardan birini alır, kapağına bakar uzun uzun, arka kapağı çevirir. Okur. Sonra yeniden aldığı yere koyar rafta. Sağ tarafının üzerine döner yattığı yerde. Gözlerini kapatır ve huzurlu bir şekilde kestirmeye başlar.

Bir diğer Mert var, masasının başında oturuyor. Önünde Google Chrome açık, onlarca tab var belki de, bilgisayar hafiften kasıyor. Arka planda karnaval.com’dan Joy Jazz açık, ev mutlu bir piyano sesi ile dolu. Feedly’den pazarlamayla, sosyal medyayla, teknolojiyle ilgili yerli yabancı onlarca kaynakta biriken 200’den fazla yazıyı bir an önce okumaya çalışıyor. Oldukça endişeli çünkü geç kalmış gibi hissediyor kendini, geride kalmış. Bir anda yeni bir Google Chrome penceresi açıyor, Facebook’a girip şöyle bir News Feed’ine göz gezdiriyor. Yeni bir şey yok pek, ailenin tatlı bebekleri, her zaman gezen arkadaşların yeni tatil maceraları falan falan. Kapatıyor onu, Twitter’ı açıyor. Açar açma Connect butonuna basıyor. Yeni takipçi, retweet, favori var mı? Yok. Peki o zaman. Trendler nelermiş? Takipleşme, tamam. Fenerbahçeliler, tamam. Galatasaraylılar, tamam. Beşiktaşlılar, tamam. Troller, tamam. Eksik yok. Hızlıca feedi tarıyor ve yine ilginç gördüğü toplamda 5 linki göz açıp kapayıncaya kadar Pocket’a kaydediyor. Onu kapatıp Tumblr’ı açıyor.”Blog’a bir şeyler yazsam iyi olur ya” diye geçiriyor içinden. suçluluk duygusu boğazına kadar geliyor, “Başucumuzda Kitap‘a da aylardır yazı yazmadım oha ya” diyor. Geç kalmışlık hissi, suçluluk duygusunu bastırınca bilgisayarı kapatıp masasının üstündeki Digital Age dergisini okumaya başlıyor. Saat 00:00’ı biraz geçmiş.

Bir diğer Mert’se sevgilisiyla (çok yakında artık eşiyle) ve dostlarıyla vakit geçirmekten inanılmaz bir zevk alıyor. Handan’ı alıp caddede dolaşıp Happy Moons’da keçi peynirli salata yemek mutluluğun tanımı onun için. Akabinde arkadaşlarını aramak, spontan bir program yapıp soluğu bir kafede, bir arkadaşın evinde, Cihangir’de, Caddebostan sahilde, sinema kuyruğunda almak gibisi yok. WhatsApp sohbet gruplarında sohbet etmek istiyor şarjı bitene kadar. İşe gittiği zaman masasında oturmak değil de tüm departmanları gezip sevdiği insanlarla sohbet etmek, milleti tutup kolundan avuya indirmek istiyor. İş çıkışı Taksim’de arkadaşlara buluşup bir bira içmek, akabinde Handan’ı da alıp erkenden kalkmak istiyor. (“Aaa Mert yine Mert’liğini yaptı, zengin kalkışı yaptı”) Tüm program bitip de evine doğru dönerken arabada kafasını çevirip Handan’a bakıp “Bunu hep yapalım ya valla” diyor sonra yola çeviriyor bakışlarını ve dikkatlice arabasını sürüyor. Yolları karıştırdığı için yolu iyi takip etmesi şart.

Bu üç Mert arasında gidip geldikçe diğerini kaderine terk etmişim gibi hissediyorum. Kişilik bölünmesi desen, değil. Şizofrenlik desen, değil.

Hafıza

Bu hafta sonu anladım ki bu hayatta ihtiyacımız olan en önemli şey; hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda çalışan bir hafızaya sahip olmaktır.

Gezi Parkı olayları ile ilgili bir haftadır diken üstündeyiz hepimiz. İçimizdeki heyecan, isyan etme duygusu patlama yapmış durumda. Y kuşağı, tüm yurtta polisle ve iktidarla karşı karşıya geliyor, geliyoruz. Bugünü anlayabilmek için, dönüp yine geçmişe bakmayı seçtim. Oya Baydar’ın yazmış olduğu “Savaş Çağı Umut Çağı” kitabını bitirdim dün gece. 1950’lerin darbe öncesi huzursuz, sokaklara dökülmüş ve birbirleri ile karşı karşıya getirilmiş gençliğinde, bir tarafa mensup olan insanların hikayelerini anlatıyor kitap. Onların huzursuzluğunu, hayatlarına anlam katma isteklerini, sokaklara döküldükleri zaman içlerinde taşıdıkları  heyecanı ve en sonunda arkadaşlarıyla; aynı okulda aynı şehirde yaşayan ama ideolojik olarak taraflaştırılmış toplumun diğer kesimi ile karşı karşıya getirilmekten duydukları kederi ve üzüntüyü derinden hissettim. Şu anda içinde bulunduğumuz durum ile 40 yıl öncesinde yaşananlar arasındaki en büyük fark ve bizim en büyük şansımız halkın karşı karşıya getirilmemesidir heralde. Her kesimden insan, ortak olan rahatsızlık kaynağı baskıcı iktidara karşı sesini yükseltiyor ancak bunu yaparken öfkesini o iktidarın taraftarı olan insanlara çevirmiyor. Bunun asla yaşanması için hepimiz, her an her saniye sağduyuyu elimizden bırakmamak zorundayız. Kitabı bir kenara koyduktan sonra, M.Ali Birand’ın “Son Darbe: 28 Şubat” belgeselinden bir iki bölüm izledim. 1993 ve sonrası yakın tarihimizin siyasi olaylarına bir göz attım ve hissettiklerim tam anlamıyla korkuydu. Saf, katıksız bir korku. Meydanlarda haklarını aramak isteyen insanlar, o insanları vahşice döven, yerlerde sürükleyen çevik kuvvet ve finalinde de göz altında “kaybolan” ve kimsesizler mezarlarına bırakılan insanların hikayeleri. Kendi kendime “Ölümü görüp sıtmaya razı olacağım galiba” diye geçirdim içimden.

Unutmayın, bu olayların üzerinden çok değil en fazla 15-20 yıl geçti. Bu ülkede yaşananları toplumsal hafızamızdan bu kadar çabuk çıkartırsak eğer aynı noktaya gelip aynı noktada tıkanacağımız çok net bir gerçekliktir. Bu nedenledir ki, yaşananları yazmamız, fotoğraflamamız, videoya çekmemiz ve gelecekteki insanlar dönüp de bakabilsinler diye kayıt altına almamız gerekiyor, buna mecburuz. Elimizden geldiğince tarafsız, elimizden geldiğince objektif olarak toplumsal hafızamıza bunları kazımalıyız, zira yüzümüzü çevirdiğimiz basın organlarının bunu yapamayacakları gün gibi ortada.

İçimdeki karanlık dağılsın diye evden çıkıp Handan’la beraber dolaştığımız keyifli bir günün ardından oturup eski, neredeyse 15-20 yıllık kasetleri seyrettik. Handan’ın 10 yaşındaki o sevimli gülüşü, şu anda liseye giden kayıtta ise 9 aylık olan kardeşini kucağına alıp dolaştırdığı o komik “ablalık” halleri, yuvada bağıra bağıra şarkı söylediği anlar inanılmaz keyif verdi. Sonra sürpriz bir şekilde Handan’ın 5-6 yıl önce çekilmiş görüntüleri çıktı karşımıza. Dünya tatlısı yeğeni Ece’yi kucağında dolaştırıyor, seviyor, öpüyor, oynuyor. Handan’ın o halini görmek, beni bir anda ona ilk aşık olduğum lise koridorlarına götürdü. Gözlerimi kapadım ve oradaydım. Her tenefüs bir aşağı kata giden, sınıfının kapısında soluğu alan, kitaplarını sıranın altına koymasını bekleyen ben ve bana sımsıcak bakan Handan. Gözlerimi açtım, tam yanımdaydı işte. O güzelim yılları beraber geçirdiğim ve daha upuzun ve aynı güzellikte bir ömrü; yine yan yana, el ele geçireceğim, “eşim” diyeceğim kadın.

Eve gittim ve ben de eski fotoğrafları ve video kayıtları karıştırmaya başladım. Hepsini toparlayıp dijital ortama aktarmam ve daha da kalıcı kılmam gerektiğini biliyordum.

Hem toplumsal hem de kişisel hafızamıza yatırım yapmak zorundayız. Hepimiz. Fotoğraf, video, yazı, ses kaydı, ne varsa.

Yıllar geçtikçe kendi zihimiz, bize o kadar da yardımcı olmayacak çünkü.

Kar

Kar

Kar yine İstanbul’u esir aldı bugün. Geçen sene yapmak zorunda kaldığım gibi Üsküdar sahilden Acıbadem’e kadar yürümek zorunda kalmadım ama bu sefer de fazlasıyla olaylı bir minibüs yolculuğu geçirdim.

Üsküdar’dan Zeynep Kamil’e çıkan yokuş, Bağlarbaşı’ndan Koşuyolu’na inen yokuş, Koşuyolu’ndan Acıbadem’e çıkan yokuş tam anlamıyla bir buz pistiydi. Hele ki Koşuyolu’ndan sonra kayıp kayıp gelişi güzel yolun ortasında durmuş arabalarla doluydu her yer, tam bir anarşik durum. Minibüslerde zincir olmaması, maceramıza ayrı bir tad kattı tabi. Her yokuşta ha kaydık, ha kayacaz, lan vurduk mu, bu koku lastik kokusu mu? Lan alev alacaz ha diye diye Koşuyolu göbeğe kadar gelebildik.

Problemimiz esasında şuydu: Şöförümüz konuşmayı hiç sevmiyordu. İçinde bulunduğu durumun ne kadar da stresli olduğunun farkındayım ve bunu için bir şekilde yola konsantre olmasını da anlayabilirim ama hiç konuşmamak nedir ya? İnsanlar kapıya gelip ”Şöför bey inebilir miyim?” diye seslendiklerinde şöför hiç tınlamadan yola devam etmeye çalışıyordu. Tamam, insanlar seslendiğinde indirmesine imkan yok belki ama bunu söylese olay  o anda zaten bitecek. Kapı ağzındaki insanlar bu sefer ıslarla tekrarlıyorlar inmek istediklerini, homurdanmalar başlıyor falan.

Bir noktaya geldik ve şöför normal güzergahtan sapmak zorunda kaldı. Yolculardan bir kadın, ”Şöför bey xxx’den geçmeyecek misiniz?” diye sordu tam bu yeni yola saparken. Doğal olarak oradan geçmeyecekse hemen inmesi lazım ki oradan yürüyerek devam edebilsin. Yeni sapacağı yol kadın için çok ters olacak. Buraya kadar normal. Şöför yine bahsettiğim gibi hiç durmadan yoluna devam ediyor. Böyle zigzaglar yaparak yokuşu çıkmaya çalışıyor. Hiç istifini bozmuyor. Kadın tekrar tekrar sesleniyor, şöför bey beni duymuyor musunuz? falan diye. Bu sefer adam dönüyor, oradan geçmeyeceğim oraya yakın bir yerde indiririm sizi yokuştan inersiniz diyor (ki yokuş dediği de uçurum gibi bir yer bu arada) Kadın da bunu neden demin söylemediniz benim inmem lazımdı falan diye söylenmeye başladı.

Bu noktada sürece, asabi ve yaşlı bir amca dahil oluyor. Her minibüste böyle değil midir? Üstüne vazife olmamasına rağmen olayın tam göbeğine dahil olan aksi ve sinirli amcalar, ah onlar yok mu. Ne var ulan yürü işte 100 metre! Adam bu havada seni üsküdardan buraya kadar getirdi teşekkür etmen lazımken hala konuşuyorsun diye bir celallendi. Üzerine ölü toprağı serilmiş olan minibüsümüz bir anda dalgalandı. Ne diyorsun ya, ayıp e, karşında kadın var, bilmemne seslenişleri arasında minibüs bir anda kaos ortamına dönüştü. (Şöför bu kavgalar sırasında da sessizdi bu arada) Sonrasında kadın bir şekilde yolda indi. Minibüs, güzergahını değiştiremedi çünkü o yeni yol daha buzluydu ve eski normal yoldan gitmek durumunda kaldı. Yolun sonuna geldiğimizde, benim ineceğim yere 200 metre falan kalmışken, kapı ağzında inmek isteyen bir kadının üçüncü seslenişinde şöför ”Tamam be tamam ineceksiniz ne sabırsız insanmışsınız al tamam inin işte durdum al yeter lanet olsun nefret ettim bu işten” diyerek minibüsü sağa çekti kapıyı açıp dışarı çıktı! Minibüste kalan 5-6 kişi olarak da hiç soruglamadan inip yürüyerek yolumuza devam ettik paşa paşa.

Şöför zamanında insanları bilgilendirebilse, insanlar biraz daha anlayışlı olup yolun durumunu da düşünerek şöföre taleplerini iletseler, hatta ve hatta o yaşlı amca ”Haklısınız ancak yolun durumunu görüyorsunuz buraya kadar bile iyi geldik, biraz yürümeniz gerekebilir ne yazık ki” falan dese olmaz mıydı? Konuşması gereken insanlar konuşmuyorlar, konuşan insanlar da nasıl konuşlması gerekir, iki insan birbirine nasıl hitap edebilir falan haberi bile yok. İletişim kuramıyoruz ve tüm sorunlarımızın temelinde de bu yatıyor.

Minibüsten inip yürürken o amca yanında yakaladığı bir adama hala ”Ah o kadın değil de erkek olacaktı ki, ben ona yapacağımı bilirdim” diye konuşaya devam ediyordu. Kayıp düşmeyi göze alarak adımlarımı hızlandırdım ve oradan uzaklaştım.