Toplu Taşımada Kitap Okuyan İnsanlar

Toplu taşıma araçlarında kitap/gazete/dergi okuyan insan sayısının ülkenin gelişmişlik oranı ile birebir etkili olduğunu düşünüyorum, sizce de öyle değil mi?

Yıllarca Amerikan filmlerinde tasvir edilen uzun metro yolculukları ve bu yolculuklar sırasında elinden kitaplarını düşürmeyen karakterler izlemek, nedenini bilmediğim bir huzur hissi verirdi bana. O karakterlerin hayatlarının çok düzenli ve kontrol altında olduğunu düşünürdüm:

  • İşe giderken herhangi bir kaos ortamına girmiyorlar ve suratları asık değil, demek ki işlerini seviyorlar.
  • Çantalarında her zaman için kitap bulunduruyorlar demek ki kitap okumayı seviyor ve buna önem veriyorlar.
  • Zamanlarını boşa harcamayı sevmedikleri için metroda geçirdikleri dakikaları bile kitap okuyarak değerlendiriyorlar, demek ki yaşadıkları hayatı seviyorlar.

Okumaya devam et “Toplu Taşımada Kitap Okuyan İnsanlar”

Reklamlar

Facebook’un dönüşümü

[Güncelleme]: Medya tiplerini sıralarken paylaşılan (shared) medyayı belirtmeyi atlamışım. Ben paylaşılan medya kavramını da kazanılan medyanın bir parçası olarak ele almış oldum ancak sosyal medya paylaşımlarını tamamen ayrı olarak ele almak tabii ki daha doğru olacaktır. Uyarısı ve eklemesi için Yiğit Kalafatoğlu‘na teşekkürler.

Markalar için 3 tip farklı medyadan bahsedilir: Satın alınan (bought) medya, sahip olunan (owned) medya ve kazanılan (earned) medya. Üç farklı tür medyanın da kendi içerisinde dinamikleri ve etkileri vardır. Bir önem sıralaması yapmak bu nedenle çok doğru olmayabilir ancak kazanılan medyanın diğerlerine göre bir adım önde olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim.

Bir marka için kazanılan medya, yaptığınız işlerin, sunduğunuz ürün ya da hizmetlerin sonucunda elde ettiğiniz sosyal medya yansımaları, blog yazıları, yorumlar, değerlendirmeler, puanlamalar, arkadaş tavsiyeleri ve bunların hepsinin bir birleşkesinden oluşur. 2000’lerden sonra bu kavramın öneminin artmasının sebebi internet kullanımı ile birlikte kazanılan medyanın artık son derece somut olarak takip edilebilme şansının olmasıdır. Marka hakkında kaç tweet atılmış? Kaç blog yazısı var? Facebook sayfasında kaç kişilik bir kitleye sahip? Hakkında konuşma oranı kaç? Şikayet sitelerindeki durum nedir? Tüm bunlar dijital pazarlama alanında çalışmalar yapan markalar için önemli ve takip edilen metriklerdir.

Facebook, markalar tarafından işletilen resmi bir mecra olduğu için sahip olunan bir medya olarak değerlendirilebilir. Ancak Facebook sizi direkt olarak son kullanıcı ile bir araya getiren sosyal medya devriminin baş aktörü olduğu için esas görevi bununla sınırlı değildir. Facebook’ta amaç en basit anlamıyla; markanın özünü ve vaadini aktaracak bir iletişim stratejisi izleyerek son kullanıcılarda olumlu bir his bırakarak marka bağlılığı yaratmak ve satın alma davranışını tetiklemeye çalışmaktır. Kullanıcılardan önce beğeni, yorum, paylaşım gibi mecra içinde tepkiler sonrasında da bu pozitif hissin tüm Web’e ve kişisel hayata taşarak geniş kitlelere ulaştırılması, viralleştirilmesi beklenir. Bu amaç için son 5 yıllık süreçte markalar pazarlama bütçelerinin büyük bir kısmını Facebook’a yatırmaya başladılar. On bin, yüz bin ve hatta sonrasında milyonluk kitlelere sahip olmak için birbirleriyle yarıştılar. Günün sonunda daha geniş bir kitleye hitap etmek demek etkileyebilecek ve satışa yönlendirilebilecek daha çok insan demekti.Ancak gözüken o ki, Facebook’un değiştirdiği kurallar sonrasında dönüştüğü hal, mecranın varlığını ve pazarlamacılar açısından önemini sorgulatmaya başlayacak.

Sayfa üzerinden yapılan her bir paylaşımın herhangi bir reklam kullanılmadan ulaştığı kitle organik erişim olarak adlandırılır. Yani siz 50.000 kişilik bir kitleye sahipseniz sayfadan paylaştığınız her bir fotoğrafı 50.000 kişinin göreceğini düşünürseniz eğer, bu bir yanılgıdır. Zira organik erişim post başına ortalama %16 civarındadır. Bu örnekte sayfadan paylaştığınız bir fotoğrafın organik olarak maksimum 8.000 kişiye ulaşmasını bekleyebilirsiniz. Tabi bu oranları güncellemek ve değiştirmek Facebook’un kendi insiyatifinde olduğu için markaların bu durum karşısında çaresiz kaldığı açıktır. Facebook’un buna karşı sunduğu çözüm açık ve net: reklamlar. Paylaştığın içeriği daha fazla kişi görsün istiyorsan eğer bana para vermek zorundasın.

Son günlerde görüyoruz ki organik erişim iyice düşerek %10‘un da altına inmeye başlamış durumda. Bu durum da reklam vermeden Facebook üzerinde iletişim kurmanın anlamını sorgulatmaya başlıyor. Facebook yavaş yavaş sahip olunan bir medya aracı olmaktan çıkıp var olmak ve iletişim kurmak için reklam satın almaya muhtaç olduğunuz bir satın alınan medya aracı haline gelyor.

Bu durumdan rahatsız olan bazı markalar tepkilerini Facebook üzerinden göstererek sayfalarını kapatmaya başladı bile. Eat24’un algoritma değişikliklerine tepki olarak hazırlayıp hesaplarının kapatmadan önce yayınladığı ayrılık mektubu bunun en güzel örneği sanırım.

Hali hazırda genç nüfus için çekiciliğini hızla kaybeden Facebook, algoritmalarında yaptığı bu keyfi değişiklikler sonucunda pazarlamacılar için de cazibesini kaybederse eğer, gelecek onlar için çok da parlak olmayabilir.

 

Şampiyonluğu bekliyoruz.

Uzun zamandır huzurumuz yoktu hiçbirimizin.

Son 3 yıldır neden çektik biz bu kadar? Bunu hak etmek için neyi yanlış yapmıştık? Tribündeki bizler için bu sorunun bir cevabı hiç olmadı. Sadece bayrağın ve armanın peşinden koşuyorduk ve çubuklu forma mutlu olduğu zaman mutlu olabiliyorduk biz.

Geçtiğimiz 3 yılda ara ara hep zihnimde beliriyordu tanıdık görüntüler: Güiza’nın attığı ve 3-4 öne geçtiğimiz ve sonunda 3-5 galip geldiğimiz Buca maçı, heyecanımdan seyredemediğim kendimi arabaya atıp radyodan dinlediğim Karabük maçı (son dakiklarda ileri çıkan Tomiç), stadda son saniyelerde yay gibi gergin kaderine küfür eden insanların arasından merdivenleri inerken gelen golün ardından bayram yerine dönen Gaziantep maçı, Andre Santos’un golü ile öne geçtiğimiz Sivas maçı, Erman Kılıç’ın golleri sonrası artan kalp çarpıntılarım. Tek bildiğim benim, bizim masum olduğumuzdu.

Son şampiyonluğumuzdu.

Kabus gibi günlerin ardından güneş bizim için parlıyor artık. Son 3 senedir biz hep kaybedenlerden olduk belki, ama asla yenilenlerden olmadık. Fenerbahçe bayrağını, çubuklu formanın yüzünü asla yere baktırmadık. Yürüdük, bağırdık (kimsenin bağırmaya cesaret edemediğini bağırdık hatta) ve asla biat etmedik.

Çubuklu formanın şampiyonluk yolunda Antalya’yı geçip hepimizi huzura kavuşturmasına bir adım daha yaklaştığımız bu gecede mutluluk var içimizde. Ve tabii ki dilimizde şarkılar.

Önümüzdeki hafta biz caddede olacağız yine. Üzerimizde formamız, dilimizde şarkılarımız, göğsümüzde gururumuz ve ellerimizde meşalelerimiz olacak.

Şampiyonluğu bekliyoruz.

How I Met Your Mother finali: 45 dakikalık hayal kırıklığı

How I Met Your Mother gibi uzun soluklu dizilerin belli bir jenerasyonun hayatında önemli roller oynadığı bir gerçek. 1990’lı yılları nasıl Friends ile özdeşleştiriyorsam kafamda, 2000’li yılların da bendeki karşılığı HIMYM. 9 sene gibi uzun bir süre hayatınızda düzenli olarak yer verdiğiniz bu dizi, ister istemez benimsediğiniz ve sahiplendiğiniz bir şey haline geliyor.

Ted’in 9 sene önce çocuklarını karşısına alıp anlatmaya başladığı anneleriyle nasıl tanıştığına dair hikaye dün akşam sona erdi. Bitişler her zaman zordur ve ben de dizinin tüm hayranları gibi eski bir dosta, ilk gençliğimden yetişkinliğe doğru yürüdüğüm bu yolda yanımda olan diziye güzel bir veda etmek için ekran başına geçmiştim. Yaşadığım hayal kırıklığını tarif dahi edemem size.

(Yazının buradan sonrası hali ile dizi finaline ait yoğun bir şekilde spoiler içerecektir)

–spoiler–

Gelin kabul edelim, son 3 yıldır bize kabul ettirilmeye çalışılan Robin ve Barney çifti ilk dakikadan itibaren birbirlerine uygun iki insan değildi zaten. Ne zaman onları bir arada görsem bunu düşünürdüm. Bu zorlama çiftin inişli çıkışlı aşk hikayesinin bir evliliğe doğru gittiğini gördüğümde de “Yok artık!” demiştim. Son sezonun %90’ını ayırdıkları Barney ve Robin’in evliliklerini 5 dakikalık bir süreçte boşanma ile noktaladıklarını gördüğüm an, suratıma ilk “Marshall Tokadını” yediğim an oldu.

Akabinde Robin gruptan ayrıldı ve başarılı uluslararası bir haber muhabiri oldu. Barney ise o eski seks bağımlısı / çapkın hayat tarzına dönüş yaptı, tereddütsüz. Hatta eski, klasikleşmiş esprilerden “Playbook”a falan atıflar yapıldı anlamsız bir şekilde. “Eh peki madem” deyip devam ettim. Sonrasında gördük ki Barney ne idüğü belirsiz bir kadını (#31) bir anda hamile bıraktı ve ondan bir çocuğu oldu! Bu kadın kimdir? Nedir? Çocuğu doğurduktan sonra kaçtı mı? Öldü mü? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Ama hastane odasına girmek bile istemeyen Barney’nin bir anda “Hayatımın anlamı sensin” tribine girdiğini görüyoruz. Bu dakikadan sonra Barney hayatını o kimden olduğunu bile bilmediğimiz, adını bile öğrenmediğimiz bebeğe adıyor. Allah Allah…

Nispeten daha düzenli olan Marshall – Lilly çiftinin üçüncü çocuklarına hamile olduklarını öğrendik. Sevinçli, mutlu bir an. Lilly’nin en büyük isteği hayatının büyük bir bölümünü domine eden bu arkadaş grubunu tekrar bir araya getirmek. Hiç olmazsa büyük ve kritik anlarda… Ama çoğu zaman Robin’i göremiyoruz, çünkü yurtdışında çalışıyor. Marshall tarafı, Lilly’den daha sıkıntılı. Lilly’nin Roma’da geçireceği 1 yıl için yargıçlık teklifini reddediyor Marshall. Bunun için de sürekli Lilly’yi cezalandırdığını görüyoruz. Yıllarca kötü bir işte çalışmak zorunda kalıyor. Bunun mantığı nedir? Neden Marshall yaptığı iyi bir şey için bu kadar kötü bir karşılık gördü yıllarca? Ve Lilly’nin tek söylediği, “Sen benim hayalim için böyle büyük bir fedakarlıkta bulundun, iyi karma seni bulacak ve sen yine yargıç olacaksın bebeğim” gibi en hafif tabirle gerzekçe bir teselli cümlesi. Lilly’nin ne işe yaradığını bilemediğimiz 1 senelik Roma macerasının ceremesini çeken Marshall fikri, iyiden iyiye karnıma ağrılar soktu.

Ted ve anneye gelirsek… Ted, Barney-Robin düğününde fark ettiği bas çalan güzel gülüşlü kızı, düğünden dönüş yolunda istasyonda sarı şemsiyesinin altında gördü. Onunla tanışma cesaretini gösterince de ilişkileri başlamış oldu. (Dizinin de bitmesi gereken yer tam olarak burasıydı). Anne ile Ted ilişkisi sezonun geneline bölük pörçük serpiştirildiği için, buradan sonra tam bir hikaye bütünlüğü yok. Fener’deki evlilik teklifini geçmiş bölümde de görmüştük zaten. Şimdi tam evlilik arifesinde Tracy’nin (annenin ismi bu) hamile olduğu haberini alıyoruz! Mutlu bir an esasında ama bu haber anlamsız bir şekilde evliliklerini ertelemelerine sebep oluyor. Neden? Ben herhangi bir mantık kuramadım. 7 sene ve ikinci çocuktan sonra Ted tekrardan Tracy’e evlilik teklif ediyor ve evleniyorlar.

Sonrasında çocuklara annesi ile nasıl güzel bir hayat yaşadığına dair kısa bir konuşma yapmaya başlıyor Ted. “Annenizle çok güzel anlarımız oldu, pazar öğleden sonralarımız, mutlu anlarımız ve tabi bunun yanında onun hasta olduğu anları da yaşadık.” Tracy’i yatakta görüyoruz bir anlığına ve sonra da öldüğünü öğreniyoruz! Pardon? Nasıl yani? Ted’in uğruna evrenin sırlarını çözdüğü 9 sezon boyunca arayışını seyrettiğimiz anne öldü öyle mi? Neden peki, hasta mıydı? Bilmiyoruz. Bu konuda bir bilgi yok. Sonra çocuklara dönüyor Ted. “İşte böyle” diyor, “annenizle böyle tanıştım.” 2005 yılında çekilen kayıtlara dönüyoruz biz de. Çocuklar o koltuğun üstünde konuşmaya başlıyorlar. “Hadi ama baba bu hikayeyi neden anlattığını biliyoruz. Sen aslında Robin teyzemizi seviyorsun ve onunla çıkmaya başlamak için bizden izin istiyorsun. Annemin ölümünün üzerinden 6 sene geçti baba, artık zamanı!” Ve bir bakıyoruz Ted koşarak gidip o “Blue French Horn”u alarak Robin’in camının altında bitivermiş. 9 senelik serüven de işte burada bitmiş.

3 senedir üzerine oynanan Robin – Barney ilişkisinin boşanma ile sonlandırılması, Barney’nin yine o eski abuk subuk hayat tarzına dönmüş olması, Marshall’ın işkence gibi iş yerinde çalışmak zorunda kalması, Robin’in kalkıp gitmesi… Bunların hepsi küçük, rahatsız edici ama tolere edilebilecek noktalardı benim için. Ama dizinin ana konsepti olan annenin ölümünün bu kadar basite indirgenmiş ve hikayenin içerisinde geçen küçük bir noktaymış gibi sunulmasına içim razı olmadı. Dizinin son sezonunu o kadar kötü bir hikaye kurgusuna oturtmuşlar ki, 3 güne yayılan düğün sürecini 22 bölümde verirken 2013 – 2030 yılları arasındaki süreci 45 dakika sıkıştırmaya çalışmışlar. Bunu yaparken de her şeyi mahvetmişler gibi hissediyorum. Bir izleyici olarak benim ihtiyacım olan şey şu: Eğer Tracy ölecek ve Ted de Robin’e dönecekse, Tracy’nin hastalık sürecini ve o süreçte Ted’in onun yanında olduğunu görmeye ihtiyacım var. Ted’in Tracy’e veda etmesine ve onun Ted’e hayatına devam etmesi için izin vermesini görmeye ihtiyacım var. Çocuklarının annenin ölümü ile ilgili üzgünlük kırıntıları göstermesine ihtiyacım var. Ted’in her zaman kalbinde Tracy’i saklayacağını görmeye ihtiyacım var.

Tüm bunları vermeden, abuk subuk bir kurgu ile tüm karakterlerin hikayelerini bir yere bağlayıp, annenin ölümü gibi bu dizi için devasa önemdeki bir olayı da 5 dakikaya sıkıştırdığın zaman, 9 senelik sadık hayranlarda bırakabileceğin tek şey hayal kırıklığı, başka bir şey değil.

–spoiler–

Marshall Eriksen

— spoiler —

Lilly’nin hamile olduğunu öğrendiğin anda hem senin hem de tüm ailen için doğru seçim olan yargıç olmayı bir anda çöpe atıp gayet 4. sınıf romantizmi ile “Senin rüyanı gerçekleştiriyoruz, çünkü sen de benim rüyamı gerçekleştiriyorsun” demen nedir abi? Bu kadar mal mısın gerçekten?

Artık bir değil iki çocuğun var, desteklemen gerektiğin bir ailen var, yargıç olmak gibi bir imkan sana sunuluyor ve sen elinin tersiyle itiyorsun öyle mi? Neden peki? Lilly’nin hayallerini gerçekleştirmek gerek.

Kusura bakma bu ne romantik olmak ne de ideal koca olmak. Bu basbayağı bildiğin mal olmak.

— spoiler —

Ali İsmail Korkmaz

Ali İsmail Korkmaz

Sen ölümden korkmadın ama seni öldürenler bugün sadece adalet isteyen bizlerden bile korkuyorlar. Seni alçakça öldürenler yine polislerin arkasına saklanıyorlar.

Çocuk, sen yüreğimizde dinmeyen bir acısın. Hesaplaşma günü geldiğinde en çok senin adını haykırıp, senin adını yaşatacağız.